Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

Toprak Deniz

Kardelen

Ben kardelen olmak isterdim,evet kardelen olmak...
Dağların,tepelerin karlı zirvelerinde,
Karlar altında açmak isteyen o kardelen olmak isterdim.
Evet...
Ben;dağların,tepelerin karlı zirvelerinde,
Karlar altında açmak isteyen
Ve,güneşi görmek istercesine karları delip filiznenen,
O masun kardelen olmak isterdim.
Masun kardelen...
Ben kardelen olmak isterdim,evet kardelen olmak...
Uçsuz bucaksız kayalıklar arasında açmak isteyen,
O kardelen olmak isterdim.
Evet...
Ben;uçsuz bucaksız kayalıklar kayalıklar arasında,
Uçurumların kenarında açmak isteyen
Ve,rüzgarın tokatına rağmen büyümeye çalışan,
O narin kardelen olmak isterdim.
Narin kardelen...
Ben kardelen olmak isterdim,evet kardelen olmak...
Bir mapushane duvarının dibinde açmak isteyen,
O kardelen olmak isterdim.
Evet...
Ben;bir mapushane duvarının dibinde,
Bekleyişler arasında açmak isteyen,
Sabırla büyüyen,
Suyunun hasret,toprağının özlem koktuğu,
O kardelen olmak isterdim.
O kardelen...
Ben kardelen olmak isterdim,evet kardelen olmak...
Küçük bir kız çocuğunun ellerinde yeşermek isterdim,
Bir sevdalının avuçlarında ise,solmak...
Ben kardelen olmak isterdim.
Ben;aşk,sevgi,hasret,acı,mutluluk,bekleyiş,sabır olmak isterdim.
Ben,ben bu dünyanın tek kardeleni olmak isterdim galiba.
Toprağın bağrından yeşerip,
Toprağın bağrına doğru solmak isterdim.
Ben,ben kardelen olmak isterdim galiba...

Bir Çocuk Ağlıyor

Bir çocuk ağlıyor Bağdat’ta, Kerkük’te, Musul’da...
Bir çocuk ağlıyor Filistin’de, kan kokuları içinde...
Bir çocuk ağlıyor İsrail’de, bombaların gölgesinde...
Bir çocuk ağlıyor İran’da, ana kucağında...
Bir çocuk ağlıyor Washington’da, baba o küçüğü vurma diye...
Bir çocuk ağlıyor Afrika’da, ben ve kardeşlerim aç diye...
Bir çocuk ağlıyor Çeçenistan’da, Rus amca beni öldürme diye...
Bir çocuk ağlıyor memleketimde, baba kardeşlerim ölüyor neden susuyorsun diye...
Bir çocuk ağlıyor dünyada, Barış... Barış... Barış... diye...

İsimsiz Bir Mezar

Bu gece sensizlik kaplamış bu şehrin karanlık sokaklarını.
Kaldırımlar ise,
Sessizce mırıldanıyor sensizliğe,sensizliği haykırırcasına...
Senin değil,sensizliğin dahi kaybolduğu bu sokaklarda sessizce yürürken
Böyle,herşey üstüme geliyor sanki.
"Bu şehirde artık sevgilin yok" dercesine...
Bu gece yağmur yağıyor,
Evet,yine yağmur yağıyor bu karanlık şehrin üzerine
Sensizliğe ağlarcasına...
Sonra haykırıyor gece sabaha,
Bir daha,bir daha sakın doğma dercesine...
Yağmurlar altında dolaşıyorum bu şehrin karanlık ve uzun sokaklarında.
Ve...
Nasırlaşmış parmaklarımın arasında tutuyorum dün akşamdan kalma bir çift gülü...
Böyle,sımsıkı tutuyorum bütün savdaların o altın anahtarlarını.
Avuçlarımdan kan akıyor kurumuş toprağa ama yinede sımsıkı tutuyorum.
Sevdayı,acıyı,hasreti...
Bir gülümü bıraktım soldu gitti,
Belkide,belkide bir gülümü daha soldurmak istemiyorcasına...
Bu gece,bu şehir karanlık gökyüzünün aynası olmuş sanki.
Ne lambalar yanıyor şehrin sokaklarında,ne aşıklar buluşuyor çeşme başında,
Ne’de saklanmaç oynuyor küçük çocuklar köşe başında...
Biliyor musun?
Artık mutlu sonla biten aşk şiirleri yazmıyorum,yazamıyorum
Aslında ben yazmak istiyorum da,kalemim bir türlü yazmıyor...
Artık,sensizlik ve hüzün bürüdü bütün mısralarımı.
Bekleyişler ve ayrılıklar kapladı bütün dörlüklerimi.
Ve,ve ölüm nokta oldu bütün şiirlerime...
Gözyaşlarım ise,imza atarcasına hep şiir sonlarındaki
“Asi bir şair” kelimesinin altında.
Kanlı gözyaşlarım...K anlı!..
Sana birşey söyleyeğim mi?
Artık,sensizliği ve hüznü kaldırıp atmak istiyorum bütün mısralarımdan.
Tabi,ayrılıkları ve bekleyişleride kaldırmak istiyorum şiir aralarından.
Fakat,fakat ölümü kaldırmak istemiyorum saman kağıtlarımdan.
Çünkü sensizliğe yalan söyleyemem ben...
Bazende,bütün şiirlerimi ateşe verip,öylece kaçıp gitmek istiyorum bu şehirden.
Ama yapmıyorum,yapamıyorum...
Ne hatıralara sırtımı dönebiliyorum,
Ne’de geçmişime bir göz kırpıp silebiliyorum...
Şimdilerde bütün şiirlerim başlıksız duruyor o kilitli çekmecem de,
Hani şu sağdan ikinci çekmece varya
İşte,işte bütün hatıralarımı sakladım o çekmeceye...
Belki birgün geri dönüp,başlık atmak istersin geçmişimdeki o gizli deftere...
Biliyor musun?
Artık şiirlerimin sonlarınıda yazmıyorum,yazamıyorum.
Biliyorum ki,birgün geri döneceksin sokaklarında sensizliğin volta attığı bu şehre.
Ve,bu şehre geldiğinde ise,
Hemen bana koşacaksın,ardına bile bakmadan...
Böyle,geçmişe bir kırpıp
Hemen bana koşacaksın,ardına bile bakmadan...
Ve göreceksin uzaktan,
Bahçesinde solmuş güllerin bulunduğu o eski evi...
Biraz daha hızlı koşmaya başlayacaksın yokuşu,
Sonra,hızlı hızlı çıkacaksın pembe panjurlu evimizin merdivenlerini.
Daha sonra,lale motifleriyle süslü o eski kapıyı çalacaksın,
Böyle “ben geldim...” dercesine...
Kapıyı açan sensizlik olacak.
Sonra içeri gireceksin.
Daha sonra etrafına bakacaksın yaşlı bir çift gözle,
Ve göreceksin hiçbirşeyin değişmediğini...
Masanın üzerinde duran o tozlu tarih kitaplarını göreceksin.
Sehbanın üzerinde ise,
Giderken vazonun içine bıraktığın o boynu bükük solmuş gülleri...
Dokuz onbeşe takılı kalmış saati göreceksin duvarda,
Böyle,sensizliğe takılı kalmış
Yok yok,sensizliği beş geçiyor aslında...
Sonra radyoda çalan o şiiri duyacaksın.
“Seni bekliyorum...” diye başlayan,
“Sonzuza kadar seni beklemeyi seviyorum Nisan Yağmuru...”diye biten o büyük aşk şiirini.
Duyacaksın dede yadigarı radyodan “Sonsuz Bekleyiş” adlı şiiri...
Ve...
Titreyen dudakrınla mırıldanacaksın,
“Bende,bende seni seviyorum...” dercesine...
Birden hatırlacaksın o şiiri.
Gittiğin günde o şiir çalıyordu,geldiğin bu günde.
Zaten sensizliğin kapladığı bu odada,
Yılladır çalıyor o şiir...
Sonra gözlerin geçmişe haykırırcasına ağlamaya başlayacak.
Daha sonra,masanın üstünde kurumuş güllere dayalı o tozlu zarfı göreceksin.
Üzerinde “Gülüme” diye yazan o tozlu zarfı...
Ve...
Ağlayan gözlerle içini açıp okuyacaksın yazdıklarımı...
“Gülüm...
İki gözüm...
Sevdam,acım,hasretim...
Seni bekliyorum...
Gülüm...
İki gözüm...
Sevdam,acım,hasretim...
Seni bekliyorum nasırlı ellerle tuttuğum bir çift sevdanın anahtarıyla...
Gülüm...
İki gözüm...
Sevdam,acım,hasretim...
Ve,seni bekliyorum işte,
Seni bekliyorum işte,sonzuza dek köşe başında...”
Sonra imzayı göreceksin,
“Asi bir şair” adına...
Kanlı gözyaşlarım ise hemen altında.
Daha sonra hemen koşacaksın köşe başına.
Böyle,ardına bile bakmadan.
Ve göreceksin uzaktan,
Taşında “Elveda Gülüm...” yazan o isimsiz mezarı...

Sensiz Bir Gece

Gözyaşlarım...
Gözyaşlarım yağmur olmuş yağıyor bu şehrin üzerine.
Bu gece sen yoksun bu şehirde,
Sanki bu cümleye inat edercesine
Gözyaşlarım yağmur olmuş yağıyor bu şehrin üzerine...
Bu gece heryer ıslak bu şehirde.
Kaldırımlar,sokak lambaları,camlar,kapı eşikleri,saçaklar...
Heryer ıslak bu şehirde.
Aslında bu gece bu şehir
Böyle,baştan aşağı sana sırılsıklam ıslak.
Bu gece bu şehir ağlıyor,bu mevsime inat.
Bu gece kaldırımlar,her zamankinden daha soğuk ve daha sessiz
Sanki birinden delicesine bir vurgun yemişler.
Bu gece sokak lambaları böyle yanıp sönüyor,yanıp sönüyor
Sanki biri onların devreleriyle oynamış.
Bu gece camlar ise paramparça
Sanki biri onları taş yağmuruna tutmuş.
Bu gece benimde yüreğim kanıyor,
Bu gece benimde yüreğim kanıyor,
Sanki birinden,böyle kanlı bir hançer yemişcesine...
Bu gece sen yoksun bu şehirde,
Bırakıp gittin bizi bu gece...
Yıllara inat,sağlam kalmaya çalışan kaldırım ve taşları
Küçük çocuklara inat, yanmaya çalışan o sokak lambası
Taşlara inat,bir bütün kalmaya çalışan buğulu camlar
Yağmura inat,uçmaya çalışan o martı
Fırtınaya inat,rıhtıma bağlı kalmaya çalışan o eski kayık
Mevsime inat,sabahı görmeye çalışan o çocuk
Rüzgara inat,dağılmamaya çalışan sahildeki kum
Kara bulutlara inat,görünmeye çalışan gökteki dolunay
Ve hepsine inat edercesine,
Ve hepsine inat edercesine yaşamaya çalışan o küçük kedi yavrusu...
Onlar seni sordular bana...
Seni sordular bu gece “sevgilin,sevgilin nerde...” diye.
Söyleyemedim...
Bu gece çekip gittiğini söyleyemedim onlara,üzülürler diye...
Nerden çıttı bu fırtına,bu yağmur,bu rüzgar,bu kara bulutlar... diye sordular.
Söyleyemedim...
O fırtınanın,o yağmurun,o rüzgarın,o kara bulutların...
Ben olduğunu söyleyemedim,ben olduğunu söyleyemedim...
Gözyaşlarım yağmur olmuş yağıyor bu şehrin üzerine.
Bu gece sen yoksun bu şehirde,
Belki dönersin,belki dönmezsin bilmem ama
Gözyaşlarım yağmur olmuş yağıyor bu şehrin üzerine...

Kadınım 2

...
Şimdi ise odamın duvarlarında geçmişe ağlayan resimler var.
Şöminem de yanan ayrılık mektupları,
Tarih kitaplarının arasında solmuş karanfiller,
Masamda ise,
Sensizliğe takılı kalmış bir saat var.
Sen,sen ey kadınım!..
Nerdesin şimdi...
Uzaklarda mısın?
Yoksa yüreğim kadar yakın mısın?
Nerdesin...
Eğer yanımdaysan göster kendini bana.
Göster kendini bana akmayan gözyaşım da,
Göster kendini bana boynu bükük karanfiller arasında,
Göster kendini bana...yanımda olduğunu bileyim,
Bu da yeter bana...

Kadınım

Bu gece odamın duvarlarında sensizlik var.
İçimde bitmeyen bir keder,
Gözlerim de akmayan bir damla gözyaşı,
Yüreğimin derinliklerinde ise,
Bitmiş bir sevdanın izleri var.
Sen,sen ey kadınım!..
Nerdesin şimdi...
Uzaklarda mısın?
Yoksa yüreğim kadar yakın mısın?
Nerdesin...
Eğer uzaklardaysan haber gönder bana deli rüzgarlarla.
Okşasınlar saçlarımı,
Dokunsunlar yüreğime,
Girsinler gözbebeklerimin içine
Beni sevdiğini söylercesine...

Beyaz Gülüm

Ve, dönüyorum işte...
Mahalleme, sevdiğim insanlara, özlediğim o leylak kokularına, geri dönüyorum işte.
Ama hala senden nefret ediyorum.
Ama, hala senden nefret ediyorum...
Aradan on yıl geçmişti.
Ve, ben seni çoktan unutmuştum.
Artık seni değil, sensizliği seviyordum.
Artık halatımda sen yoktun.
Aslında sen vardın ama senin olduğun hayatta ben yoktum galibi...
Ben hala on yıl öncesinde yaşıyordum sanki.
Ben hala geçmişimin o derin mahzenlerinde yaşıyordum sanki.
Ben hala, beni para ile değiştiğin, o günde yaşıyordum sanki.
"Napolyon Banaporte"nin dediği gibi,
"Para para para..."
Napolyon haklıymış galiba,
Dünyada herşey paradan ibaretmiş.
Aslında dünyada değilde,
Senin o taş kalbinde, sevgim dediğin şey, paraya eşdeğermiş...
O zamanlar, eskimiş bir paçavra gibi bir köşeye atılmak koymamıştı bana.
Üç kuruşa satılan bir sevda vurmuştu beni.
Öldürmemişti...
Kalbinden yaralı bir kuş misali bırakmıştı sonsuzluğa.
O gün...
Para artı sen, eşittir satılmış bir sevda deklemindeki o gün.
Para artı sen, eşittir meçhul bir yanlızlık deklemindeki o gün.
Para artı sen, eşittir... hadi neyse...
Peki, hatırlıyor musun o günü?
Eminim ki hatırlamıyorsundur.
Eminim ki çoktan unutmuşsundur yalan gözlüm, dolar yeşili sevdalım.
Ama, ama ben hala hatırlıyorum o günü
Hiç unutmadım ki zaten.
Belkide unutmak istemedim, unutulmuş sevdalar misali olmasın dedim.
Mevsimlerden kış, aylardan ise şubattı.
İstanbul’da o gün karlı ve soğuk bir hava vardı.
Zamanın o ince çınarsı yaprakları ise, on dört şubatı gösteriyordu.
Yani, sevgililer günüydü...
Kolumdaki saat ise on ikiyi beş geçiyordu.
İşte, benim için zamanın durduğu an o andı.
İstanbula kar yağıyordu.
Hava soğuktu, üşüyordum.
İstanbul soğuktu, üşüyordu.
İstanbula kar yağıyordu.
Boğazda kar taneleri sarmoş dolaş olmuştu bile.
Kız kulesi ise, gelinlikler içindeki sen.
Beyaz gelinlikler misali beyaz güller.
Köprü ise, sisler içindeki boğazda sevdalıları ayıran ince bir çizgiden ibaret.
İstanbul'a kar yağıyordu.
Hava soğuktu, üşüyordum.
İstanbul soğuktu, üşüyordu. Seni bekliyordum...
Geceleri çalışıyordum fabrikada, parası daha iyiydi.
Alın terimi geceleri döküyordum demir yığınlarına.
Söz vermiştim sana, alacaktım o evi.
Hayallerimiz vardı...
Evimizin bahçesinde beyaz güller açacaktı hani.
Sonra, güller arasında çocuklarımız koşacaktı.
Hayallerimiz vardı...
İstanbul'a kar yağıyordu.
Hava soğuktu, üşüyordum.
İstanbul soğuktu üşüyordu.
Seni bekliyordum...
Senle o gün fabrika çıkışı, herzaman buluştuğumuz yerde
"Seyfi baba"nın o küçük çay bahçesinde buluşacaktık.
Zaten, cebimdeki para ancak oraya yetiyordu.
Cebimdeki para,
Sana bir bardak çay, bir parça simitten öteye gitmiyordu.
O gün sana bir süprizim vardı.
Ellerini tutacaktım, gözlerinin içine bakacaktım,
Ve,benimle evlenir misin diyecektim.
Benim şahidim iğde ağaçları olacaktı.
Senin şahidin ise martılar.
Herşey hazırdı...
Hani senin geçen gün çok beğendiğin bir yüzük vardı ya...
İşte onu almıştım sana.
Bir aylık kazancımın hepsini vermiştim ama değerdi.
Sevdiğime, gülüme, can taneme değerdi.
İstanbula kar yağıyordu.
Hava soğuktu, üşüyordum.
İstanbul soğuktu, üşüyordu.
Heyecanlıydım...
Seni bekliyordum...
Geldin...
Saat tam on ikide geldin.
Başını öne eymiştin, gözlerin yere bakıyordu.
Gözlerini, gözlerimden uzaklara kaçırıyordun.
Gözlerin, okyanusta yanan ateş misaliydi sanki.
İstanbula kar yağıyordu.
Hava soğuktu, üşüyordum.
İstanbul soğuktu, üşüyordu.
Seni bekliyordum...
Geldin...
Saat tam on ikide geldin.
Ve, bana bir merhaba bile demeden.
"Para kazandı. Herşey buraya kadarmış, elveda..." dedin ve çekip gittin.
Yalan gözlüm, dolar yeşili sevdalım.
O an dünyamı karatmıştın be... güzelim.
O an, bana arkandan söylenecek son bir söz bırakmamıştın be... güzelim.
Sanki o an, dev bir taş ocağını böyle, kökünden dinamitleyip üstüme yıkmıştın be... güzelim.
Sonrada çekip gittin yalan gözlüm.
Ardına son birkez bakmadan dolar yeşili sevdalım.
İstanbula kar yağıyordu.
Hava soğuktu, üşüyordum.
İstanbul soğuktu, üşüyordu.
O an, bir köşeye yığılıp kalmıştım,
Uzun zamanda yerimden kımıldayamadım zaten.
O gece evede uğramadım.
Arkadaşlarla yanlızlar meyhanesine takıldık.
Sabaha kadar içtik, içtik, içtik...
Bilmem kaç şişenin dibini gördük.
Kaç kere yelkovan akrebi ezip geçti,
Bir, iki, üç, dört, beş...
Sabah gözlerimi açtığımda ise, kendimi evde buldum.
Sonradan öğrendim ki, gece meyhanede sızıp kalmışım.
Sağolsun arkadaşlarda gece, eve kadar bırakmışlar.
Baş ucumda gözleri yaşlı anam vardı.
Ve ilk lafı, "bir kız için değermi be...oğlum..." oldu.
Anam lafı ağzından kaçırmıştı.
Anam lafı ağzından kaşırmıştı.
"Ana... ana Ayşeme ne oldu..." dedim.
Anam, "oğlum..." dedi.
"Anam... güzel anam... söyle anam söyle, Ayşeme ne oldu..." dedim.
Anam, "güzel Ayşen, namuslu Ayşen, bir haftaya kadar evleniyor." dedi.
O an ağlamak istedim ama utancımdan ağlayamadım.
Sonra boğazıma düğümlenen sözcüklerle devam ettim.
"Ana... ana Ayşemi benden koparan eller kim..." dedim.
Anam,
"El değil yavrum el değil, Ayşeni senden koparan,
Dert ortağın, silah arkadaşın, askerlik arkadaşın Rıza..." dedi.
Ayşemden sonra, birde anamın sözleri dağlamıştı yüreğimi.
O an kaçıp gitmek istedim uzaklara ama gidemedim.
Seni son birkez, telli duvaklar içinde,
Beyaz güller misali görmek istedim.
Tez vakit sonra düğün vakti geldi çattı.
Dışarısı soğuktu, üşüyordum.
O gece, çatlamış camların ardından seni seyrediyordum.
Üzeri beyaz güller ile süslenmiş bir masada oturuyordun, yanındada Rıza vardı.
Masada oturan sen miydin?
Yoksa, sen sandığım şeytan ruhlu bir melek miydi?
Anlamıyordum...
Belkide anlamak istemiyordum.
Yüzün gülüyordu, mutluydun.
Dışarsı soğuktu, üşüyordum.
Daha sonra, fısıldayışlar arasında nikah memuru girdi salona.
Ve,beklenen soruyu önce sana sordu.
Sen, "Mahmut kızı Ayşe, Osman oğlu Rızayı,
Mutlulukta ve sağlıkta, iyi yada kötü günde, bir ömür boyu eş olarak kabul ediyor musun?.."
Hiç teneddüt bile etmeden,
"Evet,evet ediyorum..." demiştin.
Beni; can yoldaşını, silah arkadaşını, askerlik arkadaşını satacak kadar küçük birine satmıştın.
Beni paraya satmıştın.
Beni güzel elbiselere, pahalı müceverlere satmıştın...
O an kırık camların ardında, iki damla yaş düştü gözlerimden toprağa...
Biri benim için, biride paraya eşdeğer bir sevda için.
Sonra bir sigara yaktım gecenin karanlığında.
Ve, son birkez baktım bu şehre elveda dercesine...
Gecenin karanlığında, son birkez baktım.
Son birkez...
Aradan on yıl geçmişti.
Ve, döndüm işte.
Bu şehre son kez baktığımda paraya satılmış bir paçavraydım.
Şimdi ise, yanlızlar kervanında bir yolcu misali...
Sonradan öğrendim ki bir kızınız olmuş,
İsmini Leyla koymuşsunuz.
Allah analı babalı büğütsün ne diyelim.
Beni sorarsan, senden sonra kimseyi sevmedim, sevemedim...
Ve, hiç evlenmedim kadere inat.
Hep yanlız gezdim, yanlız yaşadım, yanlız öğrendim acı çekmeyi.
Hayatta birtek anam vardı işte,
Onuda geçen hafta toprağa verdim.
Hayatta birtek anam vardı işte,
Onuda geçen hafta toğrağa verdim.

Kahpe Zindan

Kaçıyorum!..
Arkama bakmadan bu zifiri karanlık gecenin bağrına, delice koşuyorum.
Sokaklar bu gece herzamankinden daha soğuk ve daha sessiz.
Geçmişimden kaçıyorum ama hangi limana doğru kaçtığımıda bilmiyorum...
Belki geçmişime kaçıyorum, belkide geleceğime...
Belkide kendimi tanıdığım bu zifiri karanlık sokaklara geri dönüyorum.
Ben geçmişimden kaçmak iskerken,
Ayaklarım beni geçmişime geri götürüyorlar sanki...
Aklım "geçmişini unutanın, geleceği olmaz..." diyor.
Ben ise,
Geçmişimden, senden, hatıralardan kaçmak istiyorum.
Çünkü senden nefret ediyorum...
Bu gece karanlık buz tutmuş bu şehrin sokaklarında.
Nereye baksam karanlık!..
Bir sokak lambasının altıda karanlık,
Çıkmaz bir sokağın başıda...
Sokaklar...
Sokaklar hiçde benim tahmin ettiğim gibi değilmiş.
Her köşebaşı züppe dolmuş, kaldırımlar ise yosma kaynıyor...
Anlayacağınız, insan yürümeye bile korkuyor yani...
Sokaklar...
Sokaklar çok değişmiş.
Paylaşmak, acıma duygusu, kardeşlik diye bir şey kalmamış.
Şehir hiçde uzaktan göründüğü gibi değilmiş yani...
Biliyor musun?
Neden kaçtığımıda bilmiyorum.
Belki geçmişimden, belki senden, belkide hatıralardan...
Peki nereye kaçıyorum, temiz bir dünyaya mı?
Hayır!..
Galiba yine boktan bir hayatın içine geri dönüyorum.
Bazen aynanın karşısına geçiyorum da,
Kendime bir sürü soru soruyorum.
Ama nedense hiçbir zaman cevaplarını bulamıyorum...
Ben mi hayata ayak uyduramıyorum,
Yoksa hayat mı bana.
Gerçekten bu sorunun da, cevabını bilmiyorum...
Ben bu hayattan artık korkmaya başladım.
Evet korkmaya...
Galiba bu kaçışın sonu,
Ya ölüme gebe... ya ölüme...
Elveda geçmişimdeki sen,
Elveda geleceğimdeki sen,
Elveda içimdeki sen,
Elveda...

Sonsuz Bekleyiş

Seni bekliyorum...
Seni bekliyorum sen kokan o sessiz ve soğuk odamda,
Bir elimde, senden bana kalan tek fotoğraf
Sensizliğin fotoğrafı...
Diğer elimdeyse bir yudumluk kadeh!..
Dışarıda ise,
Sensizlik kokan, fırtınalı, ayaz mı ayaz bir gece...

Seni bekliyorum ay ışığında sahilde,
Bir elimde, gitarım ve sana yaptığım son beste
Sensizliğin bestesi...
Diğer elimdeyse bir yudumluk kadeh!..
Karşımda ise,
Beni yutmuk istercesine köpüren hırçın ve öfkeli bir dalga...

Seni bekliyorum bir meyhane köşesinde,
Bir elimde, bana yazdığın son mektup
Sensizliğin mektubu...
Diğer elimdeyse bir yudumluk kadeh!..
Masamda ise,
Dededen kalma on altılık baretta bir tabanca...

Seni bekliyorum bir balıkçı teknesinde,
Bir elimde, mis gibi yosun kokan balık ağları
Sensizliğin ağları...
Diğer elimdeyse bir yudumluk kadeh!..
Tam karşımda ise,
Demir atmamı istercesine bana bakan keskin kayalıklar...

Seni bekliyorum bir ölümün gölgesinde,
Bir elimde, şarjöre girmeye hazır soğuk bir son mermi
Sensizliğin mermisi...
Diğer elimdeyse bir yudumluk kadeh!..
Parmaklarımın ucunda ise,
Ölümün o korkak titrekliği...

Seni bekliyorum bir uçurumun kenarında,
Bir elimde, son paketimin son sigarası
Sensizliğin sigarası...
Diğer elimdeyse bir yudumluk kadeh!..
Biraz ileride ise,
Sonunu görmediğim karanlık bir uçurum...

Seni bekliyorum... seni seviyorum...
Yar, yar belkide ben seni değil,
Sonsuza kadar seni beklemeyi seviyorum...
Sonsuza kadar seni beklemeyi seviyorum "nisan yağmuru..."

Nisan Yağmurlarıyla Gittin

Saat gece yarısına yavaş yavaş yaklaşıyordu...
Ben ise,
Herzaman olduğu gibi buğulu camların ardından şehri seyrediyordum.
Biliyor musun?
Buğulu camlar şehrin gerçek yüzünü örtüyor
Ve, beni hayal dünyamın şehrine götürüyorlar.
Bu hayal dünyamın şehri beni büyülüyor sanki...
Şehrin büyüsü, şehrin ışıkları gözlerimi alıyor
Tıpkı senin başak tarlası saçların gibi...
Dışarıda yine "nisan yağmurları" yağıyor.
Biliyor musun?
Nisan yağmurlarını çok seviyorum.
Belki yağmurların güzelliğinden,
Belkide, belkide doğum gününün nisan yağmurlarına dek gelmesinden.
Nedenini bilmiyorum ama nisan yağmurlarını çok seviyorum işte.
Dediğim gibi, dışarıda yine yağmur yağıyor
Ve, yağmurda kız kulesi bir başka güzel oluyor.
Kız kulesi, boğazın o eşsiz parçası
Tıpkı, tıpkı benim kalbimdeki sen gibi.
Tek, eşi benzeri bulunmayan birşey gibi...
Bazen yağmurları seyrederken sen geliyorsun aklıma.
Nedenini bilmiyorum ama herzaman da aklımdasın zaten...
Bazende seni, nisan yağmurlarına benzetiyorum.
Bazen, bir yağmur damlası kadar etkileyici ve güzel oluyordun.
Bazende, bir yağmur damlası kadar hırçın ve öfkeli...
Ama herzaman benim tatlı, masum, küçük bebeğim olarak kalıyordun.
Sana bir şey söyleyeğim mi?
Hırçın olduğun zamanlar, elinden şekeri alınmış küçük bir çocuk gibi oluyordun.
Biraz dokunsam hemen ağlayacaktın sanki...
Ama, ama benim için senin bir damla gözyaşın
Bir serçenin ilk gözyaşları kadar çok değerliydi.
Ama sen bunu bilmiyordun, ki zatende bilmedin...
Bazen kendimi, bu buğulu camların ardından
Şehrin o göz alıcı ışıklarına bırakıyorum.
Işıkların büyüsünde kayboluyorum sanki...
Nedenini bilmiyordum ama senin gözlerine baktığımda da aynı şeyler oluyordu.
Şehrin ışıklarında da, senin gözlerinde de aynı şeyleri görüyordum.
Sevgiyi, umudu, aşkı, hasreti, ayrılığı ve sonsuzluğu...
Galiba ben sana aşık olmuştum inceden inceye
Ne dersin "nisan yağmuru..."
Ama sen bunu bilmiyordun, ki zatende bilmedin...
Aklımda, nedenlerini ve cevaplarını bilmediğim bir sürü soru var.
Ve bütün sorularında cevap anahtarı sende galiba...
Belki birgün, bütün soruların cevaplarını söylersin bana, ne dersin...
Dediğim gibi, dışarıda yine yağmur yağıyor.
Ve...
Ben yine buğulu camların ardından şehri seyrediyorum...
Ve aklıma senle geçirdiğim o güzel günler geliyordu.
Geçmiş ile şimdi arasında birtek ne fark var biliyor musun?
Geçmişte, buğulu camların ardından şehri beraber seyrederdik.
Şimdi ise ben yine yalnız seyrediyorum...
Belkide sende gökyüzünden, meleklerin yanından beni seyrediyorsundur.
Ne dersin "nisan yağmuru..."
Belkide...